Kordon Kanı
Saklanması
Bebeğinizin
dünyaya merhaba dediği gün onu ilk kucağınıza aldığınız anda
büyük bir olasılıkla bebeğinizle ilgili pek çok hayal aklınızın
bir köşesinden geçecek. Onun ilk gülücüklerini, ilk adımlarını
düşünüp mutlu olacaksınız. Onunla ilk tanıştığınız anda sanki
ilk kez anne ya da baba deyişini kulaklarınızda duymanız da
hayal dünyanızı süsleyebilir. Pek çok anne baba doğumdan hemen
sonra çocuklarının gelecekleri ile ilgili hayal kurmaya
başlarlar. Onun için yapacakları doğum günü partileri, birlikte
çıkılacak tatiller, geziler hatta eğitim yaşamı ve evlilik gibi
hayatının dönüm noktaları bile akla gelebilir. Büyük bir
olasılıkla bebeğiniz ile ilgili aklınıza gelebilecek en son şey
onun yakalanabileceği ciddi bir hastalık olasılığıdır.
Ancak bazı anne-babalar çocuklarının ileride ciddi bir hastalığa
yakalanma olasılığını daha ilk günden hesaba katıyorlar ve bu
olasılığa karşı önlem almaya çalışıyorlar. Bu önlemin adı kordon
kanı saklanması.
Kordon kanı nedir?
Anne karnındaki yaşamda bebek göbek kordonu ile plasantaya
bağlıdır. Plasenta bebek ile anne arasındaki besin ve oksijen
alış verişini sağlayan organdır. Doğumdan hemen sonra plasenta
görevini tamamlayarak doğumun üçüncü evresinde rahim dışına
atılır. Kordon kanı bebeğin doğumundan sonra göbek kordonu
içinde kalan kandır. Bu kan bebeğin damarlarında dolaşan kandan
daha farklıdır ve kan üretimde görev alan kök hücreleri içerir.
Kordon kanının önemi nedir?
İnsanın yaşamını sürdürebilmesi için vazgeçilmez bir öğe olan
kan temel olarak plazma adı verilen sıvı içerisinde bulunan üç
ana tip hücreden oluşur. Bu üç hücre kırmızı küreler
(eritrosit), beyaz küreler (lökosit) ve trombositlerdir.
Eritrositlerin görevi hücreler arasında oksijen ve karbondioksit
taşınmasıyken lökositler organizmanın bağışıklık sisteminin
temelini oluştururlar. Trombositler ise diğer pıhtılaşma
faktörleri ile birlikte kanın pıhtılaşmasında ve kanamanın
kontrolünde görev alırlar.
Bu üç hücre grubunun hepsi de kemik iliğinde bulunan ve kök
hücre adı verilen bir tür hücrenin farklılaşması ile ortaya
çıkarlar. Bir başka deyişle kemik iliğindeki kök hücreler her
türlü kan hücresini üretme yeteneğindedirler ve bu üretim
sürekli devam eder. .
Çocukluk çağı lösemileri (kan kanseri) ile bazı kan ve
bağışıklık sistemi hastalıklarının varlığında kemik iliği
görevini sağlıklı olarak yerine getiremez. Öte yandan bu
hastalıkların tedavisinde başvurulan kemopterapi ya da
radyoterapi gibi uygulamalar kemik iliğindeki kök hücrelere
zarar verir. Hastalığın ve tedavinin türüne göre bazı hastalarda
kemik iliği nakli kaçınılmaz olur. Bu durumda hastanın kemik
iliği ile uyumlu olan sağlıklı bir vericiden alınan sağlıklı
kemik iliği ve kök hücreleri hasta kişiye verilerek sağlıklı kan
hücrelerinin yeniden üretilmesi amaçlanır. Böyle bir durumda
hastanın kendi akrabaları hatta kardeşleri arasında dahi uygun
bir verici bulma olasılığı %25'ler civarındadır.
1980'li yılların başlarında bilim adamlarının yeni doğan
bebeklerin kordon kanında da kemik iliğindekine benzer kök
hücrelerin bulunduğunu fark etmeleri ile birlikte kordon
kanından elde edilen bu hücrelerin belirli hastalıkların
tedavisinde kullanılabileceği fikri ortaya çıktı. Elde edilen
kordon kanının belirli koşullar altında toplanıp dondurularak
saklanabileceği ve daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek
kullanılabileceğini fark eden Dr. David Harris 1992 yılında
oğlunun kordon kanını kendi laboratuarında dondurarak sakladı.
Daha sonra bu uygulamayı halka açması ile 1994 yılında Dünyadaki
ilk kordon kanı bankası Amerika Birleşik Devletlerinde kurulmuş
oldu. Takip eden yıllar içinde dünya üzerinde pek çok kordon
kanı bankası kuruldu ve binlerce bebeğin kanı bu bankalarda
koruma altına alındı.
Kordon kanının saklanması ne işe yarar?
Kordon kanı bankalarında kanlar iki amaç için saklanmaktadır.
Bunlardan ilk ve en önemli amaç bebeğin ileride kemik iliği
nakli gerektirecek bir hastalığa yakalanması durumunda kendine
ait sağlıklı kök hücreleri kullanılarak tedavi edilebilmesi ve
bu sayede uygun kemik iliği vericisi aranması gerekliliğinin
ortadan kalkmasıdır. Kişinin kendi hücre ve dokuları ile uyum
sorunu olmayacağından bu oldukça önemli bir avantajdır. Bir
diğer amaç ise saklanan kanın sahibi izin verdiği taktirde bu
kanın başka hastaların tedavilerinde kullanılmasıdır.
Hastanın kendi kordon kanı ile tedavi konusunda çok fazla
deneyim yoktur. Gerçekçi olmak gerekirse bu tür uygulamalarda
hastalığın yeniden tekrar etme riski bulunmaktadır. Öte yandan
bebeklerinin kordon kanının saklanmasını talep eden
anne-babaların asıl amacı bebeğin kardeşlerinde ya da yakın
akrabalarında hastalık ortaya çıktığında tedavi açısından
kolaylık sağlanmasıdır. 1988 yılında Fankoni Aplastik anemi
hastalığı bulunan bir çocuğun ilk kez kordon kanı ile tedavi
edilmesinden bu yana yüzden fazla hasta bu yöntem ile tedavi
edilmiştir. Günümüzde 40'dan fazla hastalığın tedavisinde teorik
olarak kordon kanı kullanılabilmektedir.
Kişi büyüdükçe vücut hacmi arttığından kordon kanındaki kök
hücre sayısı tedavide yetersiz olmaktadır. Bu yüzden kordon kanı
yalnızca çocukluk ya da erken ergenlik çağındaki hastaların
tedavisinde kullanılabilmektedir.
Kordon kanı nasıl alınır?
Bebek doğduktan hemen sonra göbek kordonu bağlanır ve içindeki
kan özel bir sistem yardımı ile torba içine toplanır. Toplanan
kan 36 saat içinde laboratuara gönderilir. burada kanın içindeki
kök hücreler ayrıştırılarak özel yöntemler ile dondurulur ve
saklanır. İşlem normal ya da sezaryen ile olan doğumlarda
uygulanabilir. Fazla zaman almayan, kolay bir işlemdir.
Dondurulan hücreler daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek
tedavide kullanılır. Ne kadar fazla kan toplanabilirse o kadar
fazla kök hücre toplanmış demektir. Bununla birlikte yaklaşık
30- 60 mililitre kordon kanı alınması yeterli olmaktadır.
Kordon kanı saklanması, nispeten yüksek maliyetli bir
uygulamadır. Tercih edilen laboratuara göre dondurma işleminin
ücreti 1500-2500 Amerikan Doları arasıda değişmektedir. Saklama
ücretleri ise yıllık 90-100 Dolar civarındadır.
Kordon kanı saklanması kimler için uygundur?
Kordon kanı saklanmasının kimler için uygun ve gerekli olduğu
konusunda bilim çevrelerinde fikir birliği sağlanamamıştır.
Nispeten yeni olan bu uygulama ile ilgili olarak iki farklı
görüş bulunmaktadır. Bazı araştırmacılar sadece ailelerinde
kemik iliği nakli gerektirebilecek hastalık öyküsü bulunan
çiftlerin bebeklerinde bu uygulamanın yapılmasını
savunmaktadırlar. Bu görüşün en önemli savunucusu Amerikan
Pediatri Derneğidir. Diğer araştırmacılar ise kök hücre
çalışmalarındaki hızlı gelişimi göz önünde bulundurarak herkesin
bu alternatifi kullanmalarını önermektedirler. İleride elde var
olan kök hücrelerden yararlanılarak laboratuar ortamında
bunların farklı şekillerde kullanılabileceği olasılığı bu tür
bir yaklaşımı desteklemektedir. Günümüzde kordon kanı ile tedavi
edilebilen hastalılardan bazıları şunlardır:
-
Çocukluk çağı lösemileri
-
Aplastik anemiler (kemik iliğinde hücre
üretiminin olmaması)
-
Orak hücreli anemi
-
Talasemi
-
Amegakaryositik trombositopeni
-
Nöroblastom
-
Bazı bağışıklık yetmezlikleri
İşlemin anne ve bebek açısından hiç bir risk
taşımaması, olası bir hastalık durumunda tedavinin kemik iliği
nakline göre daha kolay ve ucuz olması nedeniyle pek çok
anne-baba adayı doğum sırasında bebeklerinin kordon kanının
saklanmasını istemektedirler.
Kordon kanı saklanmasına karar verildiğinde beklenen doğumdan en
az 1-2 hafta önce ilgili laboratuar ve doğumu yaptıracak olan
hekime durum bildirilmeli ve gerekli hazırlıkların yapılması
sağlanmalıdır. Bu sayede gerekli ekipman ve belgeler doğum
anında hazır bulundurulabilir.
Kök Hücre
Kök hücre nedir?
Kök hücreler, birçok dokuda bulunan ve
değişerek vücudun diğer dokularını oluşturma yeteneğine sahip
bir grup hücredir. Kök hücrelerin vücuttaki diğer tip hücrelere
farklılaşma özelliğinin keşfedilmesi ile birlikte bu hücrelerin
kanser, felç, Parkinson, Alzheimer, omurilik zedelenmeleri, kalp
ve birçok genetik kaynaklı hastalıkların tedavisinde
kullanılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.
Günümüzde kök hücreler özellikle kemoterapi ve/veya radyoterapi
gören kanser hastalarının kan ve bağışıklık sistemini yeniden
canlandırmak için kullanılıyor. Embriyodan, kordon kanından veya
kemik iliğinden elde edilebilen kök hücreler vücudun “kaynak”
hücreleridir.
Kordon kanı kök hücreleri çok değerli oldukları ve sadece
doğumda toplanabildikleri için toplama işleminin bu konuda uzman
hekimler tarafından yapılması, toplanma sonrası işlemlerin uzman
kişilerce yürütülmesi ve örneklerin uygun koşullarda saklanması
gerekiyor.
Kordon kanı bebek doğar doğmaz ilk 10 dakika içinde, göbek bağı
kesildikten sonra göbek bağının plasenta tarafında kalan
bölümünden alınır. Bu kan, toplanmadığı tüm durumlarda plasenta
ile birlikte atıldığından, toplanması normal doğum prosedürünü
ve bebeği herhangi bir şekilde etkilemez. Genelde toplama işlemi
doğum esnasında doğumu yaptıran hekim tarafından yapılır. Hem
normal yolla hem de sezaryen doğumlarda uygulanabilir.
Sadece birkaç dakika alan kordon kanının toplanması işlemi;
basit, tehlikesiz ve acı vermeyen bir uygulamadır. Bilindiği
gibi bebek doğduktan hemen sonra göbek kordonu bağlanarak
ayrılır ve bu ayrılmadan hemen sonra eğer kordon kanı
toplanacaksa plasentaya bağlı olan kordonun içindeki kan özel
bir sistem yardımıyla pıhtılaşmayı önleyici madde içeren kan
torbası içine toplanır. Yaklaşık 35 - 120 mililitre kan
alınabilir. Araştırmalar çok miktardaki kök hücre örneklerinin
nakil sonrası daha başarılı sonuç verdiğini kanıtlamıştır.
Toplanan kan 36 saat içinde kordon kanı bankası laboratuarına
gönderilir. Kordon kanı laboratuarda özel yöntemler ile
dondurulur ve sıvı azot içinde saklanır. Dondurulan hücreler
daha sonra gerek duyulduğunda çözülerek tedavide kullanılabilir.
İlk kordon kanı nakli 1988 yılında gerçekleştirildi. 1995
yılından itibaren dünyada kordon kanı bankaları yeni doğanların
kordon kanlarının saklanabilmesi için yaygın olarak faaliyete
geçti.
Çocuklarının kordon kanına ihtiyacı olan ve/veya ileride ihtiyaç
olduğunda kullanılmak üzere bebeklerinin kordon kanını saklamak
isteyen aileler için kordon kanı bankasında belirli bir ücret
karşılığında saklama işlemi yapılıyor. Aile bir süre sonra
saklama işleminden vazgeçerse kendilerinden izin alınarak kordon
kanları imha edilebiliyor veya kök hücre nakli ihtiyacı
olabilecek hastaların tedavisi için saklanmaya devam
edilebiliyor.
Kordon kanı kök hücrelerinin, diğer tip kök hücrelere
göre avantajları
Kordon kanı kök hücreleri elde edilebilecek en genç kök hücreler
olup bunlar saklanmak için dondurulduklarında yaşlanma ve
yıpranma süreçleri de durdurulmuş olur. Kordon kanı kök
hücrelerinin kemik iliği kök hücrelerine göre üreme hızı daha
fazladır.
Kemik iliği nakli için alıcı ile verici arasında çoğunlukla tam
bir doku (HLA) uyumu olması gerekir. Kök hücrelerin bağışıklık
red cevapları henüz tam olarak gelişmediğinden kordon kanı
naklinde tam bir uyum olmasa da başarı sağlanabilir. Bu özellik
aile bireyleri arasında kordon kanı nakli gerçekleştirilmesine
olanak sağlar.
Saklanan kordon kanındaki kök hücreler, gerekli olduğu durumda
hemen kullanılabilecek halde olurlar. Bu durum, hastalıkların
ilerlemesini önleyebilmek için en kısa sürede tedavinin zorunlu
olduğu durumlarda önem kazanır.
Doğum
Sonrası Uygulanan Testler
Postpartum dönemde (bebek
doğduktan sonra) uygulanan testler
Bu testler bebekte antepartum dönemde (bebek doğmadan önce) ya
da doğum eylemi esnasında fetal distres gelişip gelişmediği
konusunda geriye dönük bilgi verebilmeleri nedeniyle konuya
dahil edilmişlerdir.
Kordon kan gazları
Bu inceleme bazı doktorlar tarafından her bebeğe rutin olarak
uygulanır. Tercihen arter kanı alınarak özel ve pahalı bir
cihazla değerlendirmeye tabi tutulur. Kanda oksijen,
karbondioksit ve pH ölçümü dışında bir çok parametre hakkında
bilgi verir. Apgar skorundan daha hassas bir inceleme
yöntemidir.
Gerek Apgar skoru gerekse kordon kan gazları incelemesi fetal
distres dışında birçok faktörden etkilenebilir: Anneye verilen
ilaçlar, bebeğin preterm (zamanından önce) doğması ya da bebeğin
sistemlerindeki anomaliler patolojik Apgar skorları ve kan gazı
sonuçlarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu durumların
sadece fetal distrese bağlanması her zaman mümkün değildir.
APGAR Skoru
Bir bebek doğduğunda anne ve babaların
ilk sorduğu soru bebeğin kilosu, boyu ve doğum saatidir.Bu durum
dünyanın hemen hemen her yerinde böyledir. Oysa bu bilgilerden
çok daha önemli bir bilgi bebeğin doğum notuna kaydedilir:
bebeğin "APGAR skoru".
Amerikalı anesteziyolog Dr. Virginia APGAR (1909-1974)
katıldığı binlerce doğumda yenidoğanların çok fazla incelenmeden
hemen bebek hemşiresine verilmesinin sakıncalı olduğu sonucuna
varmıştı. Dr.Apgar'a göre yeni doğanlar oldukça kritik olan
hayatlarının bu ilk dakikalarında doğuma katılan ekip tarafından
dikkatli bir şekilde değerlendirimeli ve bebeğin durumunun
tehlikede olabileceğini düşündüren belirtiler incelenmeliydi.
Dr. Apgar bu incelemenin organize bir sistem içinde yapılmasını
ve değerlendirmenin standart olmasını düşlemekteydi. Bu amaçla
geliştirdiği skorlama sitemini 1952 yılında dünyaya tanıttı. Bu
skorlama bugün hala daha kullanılmaktadır.
Epik bir anlatımla, dünyanın herhangi bir yerinde bir hastanede
doğan bir bebeğe ilk bakanın Dr. Virginia Apgar'ın gözleri
olduğu söylenir.
APGAR skorlama sistemi doğuma katılan çocuk doktorunun bebeğin
doğum anındaki fiziksel durumunu standardize bir şekilde
değerlendirmesine olanak tanır. Apgar skorlaması birici ve
beşinci dakikalarda olmak üzere 2 kere yapılır. Bazı merkezlerde
10. dakikada da yapılmaktadır. APGAR skorlamasında bebeğin kas
gerginliği, kalp atım hızı, ağrılı uyaranlara verdiği cevap,
cilt rengi ve solunum sayısı 0 ile 2 arasında puanlandırılır.
| |
Belirti |
0 Puan |
1 Puan |
2 Puan |
| Activity
|
Kas Tonusu |
Gevşek |
Kollar
ve bacaklar öne doğru bükülü |
Aktif
hareketli |
| Pulse |
Kalp Hızı |
Yok |
Dakikada 100 atımın altında |
Dakikada 100 atımın üstünde |
| Grimace
|
Uyarılara cevap |
Yok |
Buruna
kateter sokulunca yüzünü buruşturma |
Buruna
kateter sokulunca öksürme ağlama |
| Appearance
|
Cilt rengi |
Soluk,
mor |
Vücut
pembe, kol ve bacaklar mor |
Tüm
vücut pembe |
| Respiration |
Solunum |
Yok |
Yavaş
ve düzensiz solunum, cılız sesli ağlama |
Düzenli
soluk alıp verme, kuvvetli ağlama |
Buna göre skor
-
7-10 arasında ise bebek normaldir
-
4-6 arasındaki bebekler basit birkaç
solunum desteği ile bu ilk dönemlerini sorunsuz atlatırlar.
-
0-3 arasındaki bebekler ise acil müdahale
ve canlandırma gereksinimi duyarlar
Yeni doğanın 1. dakika APGAR'ı düşük olsa da
bu bebeklerin büyük bir kısmı 5. dakikada normal skorlara
ulaşırlar.
APGAR skorlaması tanımlandığı 1952 yılından beri pek çok
araştırmaya konu olmuş ve güvenilirliği hep sorgulanmıştır.
Amerikan Jinekologlar ve Obstetrisyenler Birliği ile Amerikan
Pediatri Akademisi APGARskorlaması ile ilgili ortak
açıklmalarında bazı konulara dikat çekmektedirler. Buna göre:
-
APGAR skorlaması yeni doğanın durumunun
değerlendirilmesinde yararlıdır.
-
Bebekte nörolojik bir sekel varlığında
tek başına APGAR skoru doğum sırasında bebeğin oksijensiz
kaldığı ya da doğumda bir hata olduğunun kanıtı olamaz.
-
Doğum sırasında oksijensiz kalan ve buna
bağlı akut nörolojik hasar oluşan bebeklerde şu bulgular
olmalıdır.
-
Kordon kanında asidemi olması (Kordon
kan pH'sının 7 den az olması)
-
APGAR skorunun 5 dakikadan daha uzun
süre 3 ya da daha az kalması
-
Havale, koma gibi nörolojik bulgu
olması
-
Birden fazla organın fonkisyon
görmediğine dair kanıt olması
APGAR SKORUNU ETKİLEYEBİLEN FAKTÖRLER
Apgar skorunu kas tonüsü, renk ve ağrılı uyaranlara cevap gibi
bileşenleri bebeğin fizyolojik olgunlaşması ile direk ilgilidir.
Doğumda oksiensiz kalmamış bir prematür bebek sadece erken
doğmuş olmasına bağlı olarak düşük bir apgar skoru alabilir.
Bunu yanısıra anne adayına doğum eylemi sırasında verilen bazı
ilaçlar da benzer şekilde düşük apgar skorlarına yol açabilir.
Anne adayı ya da bebekte bulunan bazı enfeksiyonlar da apgar
skorunun düşük olmasının altında yatan sebep olabilir. Benzer
şekilde bebeğe ait konjenital anomaliler de bebeğin düşük
APGAR'lı doğmasına yol açabilirler. Bu nedenle düşük apgarlı bir
bebek doğduğunda hemen oksijensiz kaldığı için skorun düşük
olduğuna karar vermek yanlıştır.
APGAR SKORU VE GELECEKTEKİ SEKEL OLASILI?I
Birinci dakika APGAR skorunun düşük olması bebeğin ileriki
yaşantısını etkilemez. Öte yandan 5. dakika APGAR'ı ve iki skor
arasındaki değişim ilk yardım çabalarının etkinliğini
yansıtabilir. Bununla birlikte 5. dakika APGAR skorunun 0-3
arasında olması bebeğin kuvvetle doğum sırasında oksijensiz
kaldığını düşündürse de, problemin ciddiyeti hakkında sınırlı
değere sahiptir ve ilerideki nörolojik durum ile arasında zayıf
bir ilişki vardır. Zamanında doğan bir bebekte 5. dakika APGAR
skorunun 0-3 arasında olması serebral palsi riskini arttırır,
ancak bu artış %0.3'den %1'e yükseliş şeklindedir. 5. dakika
skorunun 7-10 arasında olması herşeyin yolunda olduğu şeklinde
kabul edilir. 4-6 arası skorlar ortadadır ve nörolojik hasar
riskinde artışın belirtisi değildirler.
APGAR'ın 10, 15 ve 20 dakikalarda 0-3 arasında kalması halinde
skor ile ilerideki nörolojik durum arasındaki ilişki güçlenir.
Buna rağmen hala daha bu durum ileride bebeğin sakat kalacağının
garantisi değildir. Serabral palsi varlığında, tek başına APGAR
skoru bunun nedeninin doğumda bebeğin oksijensiz kalması
olduğunu kanıtlamaz. 5. dakika apgarı 0-3 arasında olan
zamanında doğmuş bir bebeğin skoru 10. dakikada 4 ya da daha
fazla olmuş ise, bu durumda %99 olasılıkla o bebekte serabral
palsi gelişmeyecektir. Öte yandan serebral palsili çocukların
%75'in APGAR skorları normaldir.
Sonuç olarak nörolojik bir problem varlığında APGAR skorunun
düşük olması problemin nedeni hakkında yeterli bilgi vermemekle
birlikte yenidoğanın değerlendirilmesinde oldukça yararlıdır.
Yapılan anketlerde bebeğinin apgar skoru yüksek olan annelerin
sağlıklı bir bebek dünyaya getirdikleri için kendilerini grurulu
hissettikleri, öte yandan düşük apgarlı bebek doğuran annelerin
skor normale dönene kadar aşırı bir kaygı ve heyecan yaşadıkları
saptanmıştır.
Topuk Kanı ( Fenilketonüri) Testi
Fenilketonüri
kalıtsal bir metabolizma hastalığıdır. Doğumdan sonra
beslenmenin başlaması ile hasta bebeğin vücudu bir çeşit protein
yapıtaşı olan fenilalanin maddesini parçalayamamakta ve kanda
aşırı biriken bu madde bebeğin beyin gelişimine zarar
vermektedir. Bunun sonucunda giderek artan oranda zeka özürü
gelişmektedir.
Fenilketonüri
hastalığının verdiği zararlar hastalık erken saptandığı taktirde
önlenebilmektedir. Doğumdan en erken 24 saat sonra bebeğin
topuğundan alınan 1-2 damla kan ile bebeğin fenilketonüri
hastası olup olmadığı tespit edilebilmekte ve özel bir diyet
başlanarak bu bebeklerin tamamen sağlıklı gelişmesi mümkün
olmaktadır.
Kandaki
fenilalanin düzeyi çocuğun beslenmesi ile yükselir. Bu nedenle,
kan numunelerinin doğumdan 24 saat sonra alınması, daha erken
taburcu oluyorsa bebeğin hastaneden ayrılacağı son anda alınması
gerekmektedir. Aşağıda belirtilen durumlarda belirtilen süre
sonunda ikinci bir kan örneği alınmalıdır.
- Kan
örneği ilk 24 saat içinde alınan yeni doğanlardan 5-15inci
günler arasında,
-
Beslenmeden alınan ya da damar yoluyla sıvı verilen yeni
doğanlarda ağızdan beslenmeye başladıktan 24 saat sonra,
-
Prematüre bebeklerden 10-15inci günlerde,
-
Antibiyotik tedavisindeki bebeklerden, ilaç kesildikten en
az 48 saat sonra.
Fenilketonüri
testi her yeni doğan bebeğe uygulanmaktadır.
|