Üreme
Fizyojojisi ve Kısırlık
Kısırlık tanısı için yapılan tetkikler ve muayeneler
adım adım uygulanır ve uzun zaman alabilir. Bu zamar doktorun
problemi iyi anlamasına ve en etkili tedaviye karar vermesine
yardım eder. Araştırmalar sonucu bir ve�ya birden fazla kısırlık
nedeni bulunabileceği gibi çiftlerin yaklaşık %15'inde
kısırlığın nedeni saptanamaz.
Kısırlığın mutlak olduğu durumlar nadirdir. Erken menopoz veya
erkekte hiç sperm hücresi bulunmaması dışında diğer kısırlık
nedenleri için doğal yollardan çocuk sahibi olma şansının
azalmış olduğundan bahsedilebilir.
Kadındaki en önemli kısırlık sebepleri yumurtlama bozuklukları,
endometriozis ve tüplerin hasarlı veya tıkalı olmasıdır. Erkekte
görülen kısırlık nedenleri arasında ise sperm sayısının,
hareketliliğinin yetersiz olması ve bazı durumlarda da sperm
hücrelerinin anormal olması sayılabilir.
KADINDA KISIRLIK NEDENLERİ
Yumurtlama bozuklukları:
Kadında en sık görülen kısırlık nedeni yumurtlama
bozukluklarıdır. Yumurtlama (yumurtanın yumurtalıklar dışına
atılması) olmaksızın döllenme ve gebelik oluşamaz. Yumurtlama
bozukluğu dendiğinde yumurtlamanın hiç olmaması veya düzensiz ve
seyrek olması anlaşılır. Adetlerin seyrek veya hiç görülmemesi
çoğu zaman bir yumurtlama bozukluğunu gösterir ancak adetlerin
tamamen düzenli olduğu durumlarda da yumurtlama bozukluklarına
rastlanabilir. Yumurtlama bozuklukları başlıca üç grupta
toplanabilir.
Yumurtalıklardaki yumurta üretimini uyaran hormonların doğuştan
eksikliğine bağlı olarak beyin sapından salgılanamaması:Bu
durumda kadında ergenlikten itibaren hiç adet kanaması görülmez.
Beyin sapından süt hormonu prolaktinin normalden fazla
salgılanması: Bu durum genellikle bu bölgedeki iyi huylu bir
tümörün varlığına bağlı olmakla beraber bazen hiçbir sebep
bulunamaz. İyi huylu tümörlerin cerrahi yollarla çıkarılması
veya sebep bulunamadığı durumlarda çeşitli ilaç tedavileri ile
prolaktin seviyeleri düşürülerek yumurtlama normal hale
getirilebilir.
Polikistik over sendromu: Bu hastalığın tipik formunda genel
olarak adetler düzensiz ve seyrektir (yılda 3-4 adet). Bazı
hastalarda adetler hiç görülmezken diğerlerinde tamamen normal
olabilir. Hastalar genellikle şişmanlamaya yatkındırlar. Ciltte
ve saçlarda yağlanma, sivilce gibi problemler sıkça görülür.
Yumurtalıklarda normalden fazla sayıda yumurta bulunmakta ve
bunlar erkeklik hormonu salgılayarak normal yumurta gelişimini
engellemektedirler.
Tüplerin hasarlı ve tıkalı olması:
Tüplerin kısmen veya tamamen tıkalı olması sperm ile yumurtanın
buluşmasını engelleyerek döllenme ve gebeliği olanaksız kılar.
Tüplerdeki bu hasar geçirilmiş enfeksiyon, endometriozis veya
geçirilmiş bir ameliyat sonrası kalan karın içi yapışıklıkları
gibi birçok nedene bağlı olabilir. Tüpler bir dış gebelik sonucu
da hasara uğrayabilir. Gelişmiş ülkelerde cinsel yollardan
bulaşan enfeksiyonlar tüplerdeki hasarın en önemli nedenidir.
Ülkemizde çocukluk çağında alınan verem mikrobu da tüplerde geri
dönülemez hasar oluşturmaktadır.
Endometriozis:
Endometriozis rahim içini döşeyen dokunun (endometrium) rahim
dışında gelişmesidir. Endometriozis en sık olarak rahimi yerinde
tutan bağlara yerleşmektedir. Diğer sık görüldüğü bölgeler ise
rahim yüzeyi, tüpler ve yumurtalıklardır. Endometriozis tıpkı
rahim içini döşeyen doku gibi hormonlara duyarlı olup adet
sırasında kanar. Karın içinde oluşan bu mikro kanamalar zamanla
iltihab benzeri yangısal durum oluşturmakta ve yapışıklıklara
sebep olmaktadır. Endometriozis yumurtalıklarda yerleştiği zaman
kist oluşumuna neden olmaktadır. Bu kistlere endometrioma adı
verilir.
Endometriozisin en önemli belirtileri adet öncesi ve adet
sırasında ağrı, ilişki esnasında veya sonrasında ağrı, düzensiz
şiddetli adetler ve kısırlıktır. Daha az görülen diğer
belirtiler yorgunluk, adet esnasında bağırsak hareketlerinin
şiddetlenmesi veya ishal, kabızlık gibi diğer sindirim sistemine
ait belirtilerdir. Bunların yanısıra endometriozis bazı
kadınlarda hiçbir belirti vermeyebilir.
Endometriozisi olan kadınların yaklaşık yüzde 50'sinin çocuk
sahibi olabilmeleri için tedavi gerekir. Yine kısırlık nedeni
ile başvuran kadınların yaklaşık yüzde 25'inde endometriozis
saptanmaktadır.
Rahim ağzına ait problemler:
Rahim ağzındaki yapısal, enfeksiyona ait veya bu bölgedeki
salgıya (mukus) ait bozukluklar kısırlık sebebi olabilir. Rahim
ağzından salgılanan mukus spermlerin genital yoldan taşınmasını
kolaylaştırır. Östrojen ve progesteron hormonları etkisi altında
mukusun siklus sırasında miktarı ve niteliği değişir. Polip gibi
iyi huylu tümörler veya bu bölgeye uygulanmış olan cerrahi
girişimler kısırlık sebebi olabilmektedir.
Alerjik nedenler:
Alerjik nedenler kısırlık nedeni olabilmekle birlikte teşhisleri
ve tedavileri zordur. Alerjik ajan spermlerde veya mukusta
bulunabilir. Antisperm antikorları adı verilen bu alerjik
durumların tedavi etkinliği belli değildir ve tedavi edilen veya
edilmeyenlerdeki gebelik oranları çok farklı değildir. Bu
nedenle rutin olarak ölçülmelerinin gerekliliği tartışmalıdır.
ERKEKTE KISIRLIK NEDENLERİ
Çocukları olmayan çiftlerin yaklaşık
%30-50'sinde problem erkekten kaynaklanmaktadır. Erkekteki
kısırlık nedenleri başlıca 2 ana grupta toplanmıştır.
-
Spermin sayı ve kalitesini etkileyen
üretim bozuklukları,
-
Spermi dışarıya taşıyan kanallardaki
tıkanıklıklar.
Erkekteki bu problemlerin nedeni %30-40
olguda açıklanamaz. Sperm kalite ve sayısındaki bozuklukların
nedeni bulunamadığında bir takım deneysel ilaç tedavileri
uygulanmaktadır. Bu tedavilerin herhangi bir etkinliği olmadığı
gösterilmiştir. Mikroinjeksiyon tekniğinin 1992 yılından
itibaren uygulanmaya başlanması erkek kısırlığının tedavisinde
bir dönüm noktası olmuştur. Bu teknik ile şiddetli erkek
kısırlığı durumlarında bile yüksek gebelik oranları elde
edilmektedir.
Sperm üretim bozuklukları:
Erkek kısırlığı olgularında spermin üretim ve olgunlaşma
bozuklukları en sık rastlanılan durumdur. Üretim bozukluğu sperm
sayısı ile ilgili olabileceği gibi kadın yumurtasının
döllenmesini engelleyen sperm hareketlerinin zayıflığı veya
sperm şekillerinin (morfoloji) anormalliği ile de ilgili
olabilir. Erkeğin sperminin normal kabul edilebilmesi için
sayısının en az 20 milyon/ml, hareketli sperm oranının yüzde 30
ve yapısal olarak normal sperm oranının yüzde dördün üzerinde
olması gereklidir. Sperm değerlerinin yukarıda belirtilenin
altında olması halinde doğal yollardan gebelik elde edilmesinde
belirgin zorluklar yaşanmaya başlanmaktadır. Birçok faktör
spermiogenezi (sperm hücrelerinin üretimi ve olgunlaşması)
olumsuz yönde etkileyebilir. Bunlar aşağıdaki başlıklar altında
toplanabilir.
İltihabi hastalıklar- Bazı bakteri ve virüsler erkekte
yumurtalık iltihabına sebep olur. Yumurtalıklarından iltihabi
bir hastalık geçiren erkeklerin yaklaşık % 25'inde kısırlık
problemi oluşmaktadır.
Hormon bozuklukları- Sperm ve erkeklik hormonu olan testosteron
hormonunun üretimi beyin sapından salgılanan iki hormon (folicle
stimulating hormon ve luteinizing hormon) tarafından kontrol
edilir. Bu hormonların salınımına ait bozukluklar erkek
kısırlığının o/a 2-5'inden sorumludur.
Çevresel problemler- Kanser tedavisi için kullanılan ışın ve
ilaçlar sperm üretimini bozabilir.
Yapısal bozukluklar
Spermin üretim yeri olan yumurtalıklardan dışarı çıkmasını
engelleyen tam veya kısmi tıkanıklıklar kısırlık nedeni
olabilmektedir. Bu tıkanıklıklar doğuştan olabileceği gibi
sonradan bir enfeksiyona da bağlı olabilir. Yumurtalık
bölgesinden geçirilmiş bir cerrahi müdahale de tıkanıklığa sebep
olabilmektedir.
Nedeni açıklanamayan kısırlık
Günümüzde tıbbın olanakları ile nedeni ortaya konulamayan
kısırlık durumlarında nedeni açıklanamamış kısırlık (idiopatik
infertilite) söz konusudur. Testler ile ortaya çıkarılamayan
sperm fonksiyon bozuklukları, yumurtanın çatlaması ve tüpler
içindeki hareketinde bazı bozuklukların varlığı öne sürülen
varsayımlar arasındadır.
Nedeni açıklanamamış kısırlık olgularında rol oynayan psikolojik
etkenlerin varlığı tam olarak belli değildir. Stresin kadın
üreme sistemi ve hormon dengesi üzerinde olumsuz etkiler
yapabileceği bilinmektedir. Ancak burada sebep-sonuç ilişkisi
belli değildir. Yani kısırlık nedeniyle mi stres olmaktadır
yoksa stres nedeniyle mi kısırlık olmaktadır. Stresin ortadan
kalkma durumunda doğal yollardan gebeliklerin oluştuğu
bildirilmiştir. Özellikle kısırlık tedavilerine cevap alınamayan
çiftlerde bazen tedavinin kesildiği ve çifte dinlenme şansı
verildiği aylarda kendiliğinden gebelik olabilmektedir.
Nedeni açıklanamamış kısırlık terimi günümüzdeki tanı
yöntemlerinin sınırını göstermektedir. Tanı yöntemlerindeki
ilerlemelerle birlikte bu gruba sokulan çift sayısı da
azalacaktır
Kadın Üreme
Sistemi ve Menstritasyon
Siklus, son adet tarihinin ilk gününden bir sonraki
adet tarihinin ilk gününe kadar geçen süredir. Normalde bu süre
28 gün olmasına karşın 21 ile 35 gün arası normalin alt ve üst
sınırlarıdır.
28 günde bir adet gören, yani siklusu 28 gün olan bir kadının
ovulasyon (yumurtlama günü) sıklıkla (şart değil) 14. gündür.
Adet görme mekanizması
-
Beyinde
gerçekleşen olaylar
Her adetin ilk günü beyinde hipotalamustan salgılanan GnRH
adlı hormon, hipofizden folikül stimule edici (uyarıcı)
hormon (FSH) salgısını uyarmaya başlar. FSH etkisiyle
yumurtalıklardan birinde yeni bir folikül (yumurta hücresini
barındıran yapı) olgunlaşmaya başlar. Bu folikül
olgunlaştıkça östrojen hormonu üretimi artar, östrojen
üretimi arttıkça hipofiz bölgesinden salgılanan luteinizan
hormon (LH) miktarı artar. Folikül olgunlaştıkça giderek içi
sıvı dolu ufak bir kese haline gelir.
-
Yumurtalıkta gerçekleşen olaylar
Folikül yaklaşık olarak 16-20 milimetre çapına eriştiğinde
östrojen hormonu da kanda maksimum seviyeye ulaşır ve bu da
LH seviyesinin giderek daha da artmasına neden olur. LH piki
(LH'ın en yüksek seviyeye ulaştığı an) olduğunda folikül
çatlar ve içindeki oosit (yumurta hücresi) serbestleşerek
Fallop tüpünün içine girer.
Folikül çatladıktan sonra "çatlama bölgesinde" corpus luteum
(sarı cisim) adı verilen bir yapı oluşur ve bu yapı bu defa
östrojen hormonuna ek olarak progesteron hormonu da üretmeye
başlar. Gebelik oluşmazsa bu yapının işlevi 14 günde biter.
Gebelik oluştuğunda ise gebelik ürününü "desteklemek" için
bu yapı yaklaşık 10. haftaya kadar progesteron salgılamaya
devam eder. 10. haftadan itibaren "gebelik ürünü" kendi
progesteronunu kendisi üretebilecek hale gelir ve görevi
devralır.
-
Uterusta gerçekleşen olaylar (uterus=rahim)
Uterusun içi endometrium adı verilen bir tabakayla kaplıdır.
Endometrium östrojen etkisiyle kalınlaşır ve yumurtlama
sonrası devreye giren progesteron hormonunun etkisiyle
döllenmesi muhtemel bir yumurta hücresinin implantasyonu
(yerleşmesi) ve gebeliğin başlaması için elverişli duruma
getirilir.

Neden kanama olur?
Corpus luteumun ömrü siklus kaç gün olursa olsun her kadında 14
gündür. Bu süreye yaklaştıkça corpus luteumun progesteron
salgısı giderek azalır ve kandaki progesteron iyice azaldığında
endometrium tabakası desteğini kaybederek "dökülmeye" başlar.
İşte bu dökülme kanamayla birlikte olduğundan adet kanaması
adını alır.
Corpus luteum ömrünün kısıtlı olmasının özel bir anlamı vardır:
28 günde bir adet gören bir kadında ovulasyon 14. günde
olmaktadır, demek ki kadın örneğin 30 günde bir adet görüyorsa
bu kadında 30-14=16. gün ovulasyon günüdür. Aksine 26 günde bir
adet gören bir kadında 26-14=12. gün ovulasyon günüdür.
Döllenme ve takiben gebeliğin
başlaması
Salgılanan oositin ömrü 12-24 saattir. Bu süre içinde oosit
sperm hücreleriyle karşılaşır ve şartlar uygun olursa sperm
hücrelerinden biri oositin içine girerek fertilizasyon
(döllenme) olayını başlatır. Daha sonra sperm-oosit
birleşmesinden oluşan blastosist endometriumda uygun bir yer
bulup yerleştiğinde implantasyon gerçekleşir.
Artık gebelik süreci başlamıştır. İmplante olan hücrelerden beta
HCG adlı hormon salgılanır ve hücreler de hızla çoğalarak
embriyo oluşumunu başlatırlar.
Eğer yumurtlama sonrası gebelik oluşursa corpus luteumun ömrü
uzar ve progesteron salgısını sürdürmeye devam eder. Böylece
gebelik oluştuğunda porgesteron salgısı azalmadığından
endometriumda "dökülme" yani adet kanaması gerçekleşmez. Corpus
luteum progesteron desteğini, bu görevi gelişmekte olan gebelik
ürünü devralana kadar devam ettirir.
Erkek
Üreme Sistemi
Cinsel açıdan erkeğin üremedeki
rolü kadına göre daha basittir. Erkek sperm üretir ve
döllenmenin gerçekleşebilmesi için bu spermleri kadının
dölyoluna ( vajina ) boşaltır. Erkeğin cinsel organları bu
işlevi yerine getirecek biçimde oluşmuşlardır. Sperm üretme
sistemi iki erbezinden (testis ) oluşur. Bu bezler aynı zamanda
ergenlikte çeşitli bedensel değişikliklere yol açan hormonları
da üretirler. Spermi kadının dölyatağına ( uterus ) ulaştıran
organa penis denir. Penis aynı zamanda idrarın boşaltılmasını
sağlar. Spermi erbezlerinden penise taşıyan bir kanal sistemi
vardır. Bu sistem depolama bölgeleri içerir. Bu yüzden
erbezleri, yalnızca spermin boşaltıldığı orgazm anında değil,
sürekli olarak sperm üretebilir. Erkeğin cinsel organlarında
spermlerin içinde yaşadıkları ve yüzdükleri sıvıyı üreten bir
dizi salgı bezi daha vardır.
Bütün bu organların üreme için en önemlileri erbezleridir.
Erbezleri, gövdenin dışında derisi kırışık bir torbanın içinde
yer alır. Erbezleri önce gövdenin içinde oluşur, daha sonra
doğumdan kısa bir süre önce torbanın içine inerler. Eğer bu
gerçekleşmez ve zamanında tıbbi müdahale yapılmazsa erkek yaşamı
boyunca kısır kalabilir.
Hayvan türlerinin önemli bir bölümünde, erbezleri,
insanlarınkinden farklı olarak gövdenin içindedir. Sadece
memelilerin bazı türlerinde erbezleri doğumdan belli bir süre
önce, başlangıçta bulunduğu böbrekler yakınındaki bölgeden
gövdenin dışına, erbezi torbalarının içine iner. Bazı türlerde
erbezleri yine aşağıya iner ama gövdenin dışına çıkmaz, karın
boşluğunun alt kısmında kalır. Bazılarındaysa daha değişik bir
düzen görülür: erbezleri mevsimlerle birlikte yer değiştirirler.
Çiftleşme döneminde gövdenin dışına çıkarlar, dönemin
kapanmasıyla da yine karın boşluğunun içine çekilirler. Bu
mevsimlik hareket de göstermektedir ki, canlıların çoğunda
erbezlerinin etkinliği, gövdenin dışına çıkmalarıyla
sağlanmaktadır. Başka bir deyişle insanlarda olduğu gibi
hayvanların çoğunda da sperm üretimi ancak gövdenin dışında
bulunan ve dolayısıyla sıcaklığı gövde sıcaklığının biraz
altında kalan erbezleri tarafından gerçekleştirilebilmektedir.
Erbezi torbaları yün kumaşla sarmalanan erkek farelerin
kısırlaştığı deneylerle saptanmıştır.
Buna karşılık ancak vücut sıcaklığındaki bir erbezinde sperm
üretebilen türlerin sayısı da çoktur. Üstelik, bunlar, erbezleri
gövde dışında kalan türlere çok benzeyen, akraba türlerdir.
Birbirine çok yakın türlerin oldukça farklı ısı düzeylerinde
üreme faaliyetini yürütebilmelerinin nedeni henüz anlaşılmış
değildir.
Erbezi torbasına sahip türlerde bu organın yeri de oldukça
değişiktir. İnsanlarda torbalar penisin arkasındadır; buna
karşılık bazı keseli hayvanlarda penisin önünde ve şebeklerde de
penisin yanında bulunur.
Torba, birer erbezi içeren iki bölüme ayrılır. Torbanın
dışındaki ince çizgi bu ayrılma sınırını gösterir. Erkeklerin
çoğunda sol erbezi sağdakine göre biraz daha aşağıdadır. Ancak
her ikisi de küçük kaslar sistemiyle yukarı ve aşağı doğru
hareket ederler. Torbanın derisine bağlı olan bu kaslara dartos,
erbezlerine bağlı olan kaslara ise kremaster denir. Soğukta bu
kaslar erbezlerini gövdeye doğru çeker. Sıcakta ise kaslar
gevşer ve erbezleri aşağıya sarkar.
Bu karmaşık düzen gereklilikten doğmuştur. Çünkü erbezleri
yeterli ölçüde spermi, gövde sıcaklığının biraz altında, 35°C'de
üretirler. Eğer sıcaklık yüksekse sperm üretilemez, hatta baba
olma yeteneği bütünüyle ortadan kalkabilir. Uzun süre bisiklet
sürmenin, sıkı kilotlann sperm üretimi üzerinde olumsuz etki
yaptığı söylenmektedir. Buna karşılık İskoçya türü etekliğin
verimliliği artırdığı öne sürülmektedir.
Her bir erbezi 250 kadar bölmeden oluşur. Bu küçük, sıkı sıkıya
birbirine geçmiş borular ersuyu üreten kanalcıklardır. 800 kadar
kanalcıkta her gün yüz milyonlarca sperm üretilir. Kanalcıklar
birbirlerine bağlıdırlar ve hepsi birden daha geniş bir toplama
kanalına açılırlar. Erbezinin üstünde sarılmış biçimde bulunan
bu toplama kanalına "epididimis" adı verilir. Yaklaşık 6 metre
uzunluğundaki epididimis içinde spermler hareket etmeye
alışırlar.
Kanalcıklarda yeni spermaların üretilmesiyle birlikte daha
önceden üretilmiş spermler, epididimis'e itilir. Eski spermler
burada bir süre beklerler. Boşaltım için on-on beş gün kadar
bekleyen spermler boşaltım olmazsa ölürler. Epididimis, "vas
deferens" (sperm kanalı) adı verilen ve kalın kas duvarlarıyla
çevrili bir başka kanalla bağıntılıdır. Kan damarları ve
sinirlerle birlikte bu kanal sperma kordonunu oluşturur. Her bir
erbezinden çıkan sperma kordonu bir kavis çizerek penisin
tabanına kadar gelir. Kasık kemiğinin ön ve üst tarafından
dolanan kordon böbreklerden idrar torbasına giden idrar yolunu
çevreler, döner ve sonunda, idrar torbasının arkasından aşağıya
doğru iner.
İki sperm kanalının son bölümleri diğer bölümlere göre daha
geniştir. Buralarda spermler depolanır. sperm keseleri adı
verilen iki küçük bezden gelen kanalları birleştiren sperm
kanalı ; prostat bezinin çevresine ulaşır. Burada iki kanal
birleşir ve idrar yoluna girerler. İdrar kanalı, penis boyunca
idrar torbasında uzayan kanaldır. Prostatın altında bazı bezler
idrar yoluna salgı yapar. Bunlara Cowper ve Littre bezleri adı
verilir.
Bu bezler cinsel birleşme sırasında penisin ucunun ıslanmasını
sağlarlar; ayrıca spermin içinde yüzdüğü sıvıyı da salgılarlar.
Bu sıvı sperm için gerekli olan oksijen ve besini verir. Sıvının
içinde bir pervane görevini yapan kuyruk hareketleri yoluyla
yüzen spermler bu sıvılarla birlikte meniyi oluşturur. Bezlerden
gelen salgıların kimyasal bileşimleri o kadar belirgindir ki,
giysilere bulaşmış olan meni üzerinde yapılan kimyasal deneyler,
tecavüz suçlarında kanıt olarak gösterilebilmektedir.
Prostat bezinin ürettiği kimyasal maddeler arasında bulunan bir
dizi maddeye prostaglandinler denir. Bu maddeler kadının
dölyatağında birleşme sırasında görülen kasılmaları
kolaylaştırır ve spermin kadının üreme organlarına doğru yol
almasına yardımcı olabilir.Penis idrarın dışarıya atılmasını
sağlar..İdrarın boşaltılması sırasında penisin inik ve yumuşak
olması en uygunudur. Ama yumuşak bir penis spermleri kadının
dölyatağının derinlerine taşımak açısından hiç elverişli
değildir. Bu yüzden bir erkek cinsel açıdan uyarıldığında penisi
de sertleşir ve dikleşir. Bu yolla cinsel ilişki daha
kolaylaşır.
Peniste gözenekli dokulardan oluşan üç sütun yer alır. Üstte ve
yanlarda iki Korpora kavernoza bulunur. Bu tabakalar tabanda
kasık kemiğine bağlıdırlar. Alt tarafta ise daha küçük olan
Korpus spongiozum tabakası yer alır. Bu tabaka penis başındaki
dokuları da oluşturur. Her üç sütuna da kan damarları bağlıdır.
Bir erkek cinsel açıdan uyarıldığında kan hızla bu dokulara
dolar. Mantar biçimindeki dokular kanı çabucak emerler ve
şişerler. Penisin sertleşme olayı da buna bağlıdır. Sertleşme
omurilikten gelen sinirsel uyarılar aracılığıyla meydana gelen
otomatik bir olaydır. Sertleşmeye pek çok şey yol açabilir.
Karşı cinse hiç dokunulmaksızın bir koklama ya da görme de
penisin sertleşmesini sağlayabilir. Öte yandan, beyinden gelen
mesajlar sertleşmeyi engelleyebilir. Penisin başında çok duygun
sinirler vardır. Dölyatağının içindeki penisin sürtünmesi
sonucunda baştaki sinirlerin uyarıcı etkileri erkekte orgazmı
sağlar.
Hayvanlarının çoğunun penisinde, os penis adı verilen bir kemik
(veya kıkırdak) bulunmasına rağmen, insanda böyle bir şeye
rastlanmaz. Hayvanlarda bu kemiğin işlevi, penisin sertliğini
sağlamaktır. Bütün etoburlar (köpekler, kediler, fokbalıkları,
ayılar), yarasalar ve maymunlarda bir os penis vardır. Buna
karşılık toynaklılarda (at ve inek gibi hayvanlar), kanguru gibi
keseli hayvanlarda ve balinalarda böyle bir kemik yoktur.
İnsanda koni biçiminde olan penis başı ( glans ) da çeşitli
hayvan türlerinde çok farklı biçimler almıştır. Bazı keselilerde
olduğu gibi iki parçalı veya çatallaşmış da olabilir, bütün
diğer memelilerdeki gibi tek parçalı da olabilir. Bazı maymun
türlerinde penis başı çok küçüktür. Buna karşılık insanda
oldukça büyüktür ; penisin toplam uzunluğunun dörtte biri
kadardır ve penisin en duyarlı kısmıdır.
Orgazm aşamasına ulaşılmadan önce Cowper ve Littre Bezleri'nden
belirli ölçüde sıvı salgılanır. Bu sıvı penisin başını ıslatır
ve uyarıcı etkileri artırır. Sıvının bir başka önemli görevi de
idrar yolunda spermlere zararı dokunacak maddeleri işe yaramaz
hale sokarak spermin idrar yolundan geçişini sağlamaktır. Bundan
sonra, sinirsel uyarılar meni kanalı, meni bezleri ve prostat
bezi çevresindeki kasları harekete geçirirler. Bu hareketler bir
pompa işlevini görerek spermlerin ve öteki bezlerden gelen
sıvıların idrar yoluna boşalmasını sağlar. Penisin süngerimsi
dokularının çevresindeki bir dizi kasın kasılmasıyla birlikte
meni idrar yolunda ilerler ve dışarıya atılır. Bu arada kaslar
idrar torbasına giden kanalı kapatırlar. Böylece idrarın meniye
karışması önlenmiş olur.
Sünnet, yani penisin başındaki derinin alınması dünyanın en
eski adetlerinden birisidir. Özellikle Müslüman ülkelerde
uygulanan sünnet sağlık açısından yararlı bir işlemdir. Çünkü
sünnetsiz kişilerin sürekli yıkanmamaları durumunda, baş
derisinin altında smegma adı verilen bir salgı birikebilir.
Görülen bir başka durumda sünnetli kişilerde ya da eşlerinde
penis ve rahim kanserlerine çok az rastlanmasıdır. Bu elverişli
durumların bir sonucu olarak sünnet çeşitli ülkelerde giderek
yaygınlaşan bir olay haline gelmektedir. Sünnetli erkeklerin
cinsel açıdan doyuma daha çok ulaştıkları inancı ise yanlıştır.
Bir görüş, açıkta kalan penis başının bütün gün pantolona
sürtünmesinin cinsel duyarlığı azalttığı yolundadır. Bu yüzden
erkekler orgazma ulaşmak için uzun sürelere gereksinim
duymaktadırlar. Ne var ki yapılan araştırmalar sünnetli ve
sünnetsiz kimseler arasında orgazma ulaşma açısından bir fark
olmadığını ortaya koymuştur.
Penisin boyutları üzerine pek çok yanlış kanı yaygındır. Kimi
erkekler penislerinin kısalığından dolayı çeşitli karmaşık
ruhsal durumlara girmektedirler. Oysa penisin büyüklüğü ya da
küçüklüğüyle cinsel ilişkide başarı arasında bir ilişki yoktur.
Penisin büyük olması kişinin "daha erkek" olmasını gerektirmez.
Cinsel ilişkide doyuma ulaşma penisin büyüklüğü ya da
küçüklüğüyle değil, cinsel teknikle ve esas olarak da psikolojik
uyumla ilgilidir.
Erkeğin sertleşme ve sperm üretme yeteneği, kadının menapoz
dönemini tamamlamasından çok sonra da devam eder.
ABD'de yapılmış bir araştırmaya göre, erkeklerin %90'ı ; 50
yaşına geldiğinde sertleşme yeteneğini korumaktadır. Altmış
yaşındayken sertleşme yaşayabilenlerin oranı yüzde 80'in biraz
üzerinde, yetmiş yaşındakilerin oranı yüzde 70 ve seksen
yaşındayken sertleşme yeteneklerini sürdürenlerin oranı da yüzde
25'tir. Ancak bu oranların orgazm yeteneğiyle doğrudan bir
ilişkisi yoktur. Kinsey ve çalışma arkadaşları tarafından
yapılmış bu araştırmaya göre, elli yaşındaki ABD'li erkekler
ortalama haftada iki kez, yetmiş yaşındakiler de bir kez orgazm
yaşamaktadırlar
|